|
Araçlar |
Alman kültür tarihi
Alman kültür tarihi Türkiye'de kullanılan bu kavram Almanca "Deutsche Kulturgeschichte" kavramından biraz farklıdır. Bu kavram Almanya'da daha çok "düşünce tarihi" olarak anlaşılırken bizde Almanca eğitim veren yüksek öğrenim kurumlarında Türk tarihini bilen öğrencilere Alman edebiyatı ve Alman dili öğretilirken tarih boyutu ön plana çıktığı için Alman tarihini öğretmenin bir aracı olarak işlev görmüştür ve görmektedir. Almanların Kültür Tarihini Avrupa'nın kültür tarihinden ayırmak oldukça güçtür. Çünkü Avrupa'nın merkezinde bulunan bu ülke, tarih boyunca İngiltere, Fransa, Avusturya ve Rusya ile birlikte Avrupa'nın, dolayısıyla dünyanın kaderini belirleyen ülkelerden birisi olmuştur. Ayrıca, herhangi bir Avrupa ülkesini (kültür) tarihi ancak diğer ülkelerle ilişkisi içinde anlaşılabilir. Bu nedenle burada anlatılanlar Avrupa Kültür Tarihi olarak da görülebilir. Aslında Alman Kültür Tarihi bugünkü Almanya'nın siyasi sınırları tarafından belirlenen alandan çok daha büyük bir alanı kapsar. Düşünce tarihi açısından Almanca konuşulan ülkeler olarak Almanya, Avusturya ve İsviçre birbirleriyle çok yakın ilişkiler içindedir. Ayrıca, Almancanın Avrupa'nın diğer ülkelerinde yaşayan birçok azınlık tarafından da kullanıldığı göz önüne alındığında "Alman Kültür Tarihi" kavramının neredeyse bütün Avrupa'yı kapsadığı ileri sürülebilir. Bu nedenle bu maddede kullanılan "Alman" kavramı Almanca konuşulan bütün ülkeleri ve azınlıkları kapsamaktadır. [değiştir] Alman kültürünün tarihsel kökenleri[değiştir] Antik kültürBatı kültürünün, dolayısıyla Alman kültürünün de ilk kaynağı Antik kültürdür. Antik dönem ise antik Yunan ve Roma Dönemlerini kapsar. Antik Yunan düşünsel ve felsefi açıdan belirleyiciyken Roma Dönemi hukuk ve devlet yönetimi açısında belirleyici olur. [değiştir] Antik YunanAntik Yunan kültürünün ilk kaynakları Homer'e kadar uzanır (M.Ö. 800). Homer yazdığı Ilyada ve Odisse adlı destanlarında Antik Yunan kültürünü oluşturur. Homer, dönemin insanları tarafından da bir öğretmen olarak görülür. Kültürel gelişmenin bu ilk aşaması aristokrat tavır tarafından belirlenir. Destanlardan sonraki aşamada trajedi öne çıkar. Aichilos, Sophokles ve Euripides tarafından yazılan oyunlar aracılığıyla siyasal ve dinsel dünya düzeni kavranmaya çalışılır. Avrupa kültürünün temelini oluşturan felsefe işte bu koşullar altında ortaya çıkar. Yunan filozofların en önemlililerinden birisi de Sokrat'tır ve gerçeğe ulaşmak için "sorgulama" yöntemini kullanır. Dönemin önemli filozoflarından Aristoteles (Aristo) ve Platon (Eflatun) da kendi anlayışlarınca düşünsel dünya düzenini kavramak isterler. Platon'un diyalogları sayesinde düşünce, özgürlük, ölümsüzlük, akıl, eros, yasa ve siyasal düzen gibi felsefenin temel kavramları şekillenir. Aristoteles ise varlık alanlarını gözönüne almak suretiyle felsefeyi sistematik hale getirir. Yunan felsefesi insan aklının önemini keşfeder ve bilimin insan için öneminin farkına varır. Felsefeyle birlikte, hatta onunla içiçe gelişen bir diğer alan da Sofistlerin retorik sanatıdır. Hitabet sanatı olan retorik, kamu yararına olmak üzere gençlere bilgi ve deneyimlerin aktarılma bir aracı olarak kullanılır. Eğlencelerde, toplantılarda ya da mahkemelerde yapılan konuşmalarda demokratik yaşam biçimlerinin izleri görülür. Toplumsal ve kültürel faaliyetler yeri Polislerdir. Polis, bütün kültür, edebiyat, bilim ve siyaset sanatının merkezidir. Polisler arasında ise Atina özellikle Perikles döneminde öne çıkar. Atina'nın tarihinde neredeyse bütün siyasal sistemler ortaya çıkar, hatta günümüz eşit haklara sahip vatandaşlık anlayışının (demokrasi) temel ilkeleri de orada oluşmuştur. [değiştir] Antik RomaAntik Roma Döneminde düşünsel alanlardan çok uygulama alanlarında önemli gelişmeler yaşanır. Romalılar dünyayı kavramaktan çok, geniş kapsamlı bir devlet düzeni oluşturmayı düşünce sistemlerinin merkezine yerleştirmişlerdir. Bu nedenle Batı dünyasındaki hukuk ve adalet kavramları zamanla Roma döneminde oluşmuştur. Dönemin düşünsel ve kültürel merkezi, tarihi çok eskilere dayandığı için "Roma aeterna" (ebedi Roma) diye adlandırılan Roma kentidir. Roma giderek büyüyen bir dünya imparatorluğunun merkezi olmuştur. Böylece, tarihsel gelişimin belirleyicisi olarak kavimler ya da kentler ya da ülkelerin ötesinde, bünyesinde birçok topluluğu barındıran imparatorluk düşüncesi ortaya çıkmıştır. Romalıların devlet yönetimindeki becerisi sayesinde ticaret ve ekonomi gelişmiş, düşünsel alanda yapılan karşılık alışverişler sonucunda Antik uygarlığın geniş çerçevesi oluşmuştur. Bugün bile Roma kentlerinde Romalıların caddelerinin ve su yollarının ne kadar başarıyla inşa edildiğini görmek mümkündür. Limanlar ve deniz fenerleri ile deniz ulaşımının güvenliği sağlanmaya çalışılmıştır. Gümüş ve altının değişim aracı olarak kullanılması pazar ekonomisinin gelişmesini sağlamıştır. Böylesine büyük bir imparatorluğun ayakta kalabilmesi için belirli siyasal ve dinsel kuralların uygulanması gerekir. Uzunca bir süre Roma vatandaşları kırsal özellikler tarafından belirlenmiştir. Ama Roma vatandaşları kendilerini res publika (toplum) içinde özgür bireyler olarak görür ve Antik Kültür kapsamındaki dünyada içsel ve dışsal barışı (pax Romana) korumayı en önemli görevi sayar. İşte bu düşünce bütün çalkantılı Roma dönemi boyunca sabit kalmış ve kültürel gelişmede sürekliliği sağlamıştır. Roma kültürü Yunan kültürü üzerinde şekillenir, hatta öyle ki Helenistik dönemde Roma'da Latince yerine Yunanca konuşulmaya başlanmıştır. Ama daha sonraki dönemlerde ortaya çıkan Vergil, Cicero, Tacitus gibi büyük şair, yazar ve tarihçiler Latinceyi sanatsal düzeye yükseltmiştir. [değiştir] HıristiyanlıkAvrupa kültürünü derinden etkileyen bir din olarak Hıristiyanlık tarihsel olarak kendisinden önce gelen Musevilik ile birlikte kavranmalıdır, çünkü Eski Ahit'i de (Eski Antlaşma) içinde barındırır. Avrupalılar Hıristiyanlık ile Antik kültürden çok farklı bir dünya anlayışıyla karşılaşır. İnsanın kaderinin tanrının elinde olduğu bilinci... Bütün tek tanrılı dinler gibi Hıristiyanlık da insanlığın tarihinde tanrının müdahalesini görür; yani tarih suçlar ve bağışlamalardan ibarettir. Kutsal kitaplardan oluşan ve Eski Ahit'i de kapsayan Yeni Ahit kitapların kitabı, yani İncil olarak adlandırılır. İncil, kutsal kitaplardan birisi olmasının yanısıra kültür tarihi açısından dünya edebiyatının önemli belgelerinden birisi olarak da görülebilir. Nasıralı İsa'nın hayatı ve yaptıkları Hıristiyanlık için din anlayışında önemli bir dönüm noktasıdır. Hıristiyanlar İsa için sadece bir peygamber değildir, hakkındaki bilgiler din hakkındaki bilgilerin aktarılmasını sağlamıştır. Bu nedenle, İsa hakkındaki bilgiler artıkça yorumlar da çoğalır ve tanrının oğlundan sosyal devrimciliğe kadar uzanan farklı yorumlar getirilir. Hıristiyan tanrı anlayışındaki ödünsüzlük mutlaklık ve evrensellik düşüncelerini engeller. Hıristiyanlığın dünya anlayışı, dünya üzerindeki olaylardan insanları sorumlu tutar. Bu nedenle Hıristiyanlık kendi anlayışına uygun olarak dünyayı biçimlendirmeye çalışır ve mevcut otoriteye teslim olmadıkları için Hıristiyanlar ilk başlarda Roma İmparatorluğu'nda takibe uğramışlardır. Hangi tabakadan olursa olsun diğer insanlara duyulması gereken sevgi, topluluk oluşturmada itici güç olmuştur. Antik kültürün aksine acı ve ölüm düşüncesi, İsa'nın çarmıha gerilmesi ile etkisinin son bulmadığı göz önüne alınarak kutsanma ve kurtuluş olarak görülür. Bu nedenle ilk yüzyılda ortaya çıkan ve bugün de kutlanan Hıristiyan bayramları (Noel, Paskalya, Pantkot) İsa'nın yaşamı ile ilgilidir. Romalılar Dönemi Roma’nın sınırlarını belirlemesinden sonra ticaret ve kültür ilişkileri de en az çatışmalar kadar önem kazandı. İS 50’de Ren kıyılarındaki kabileler Roma parasını kullanmayı öğrendi. Seramik, cam ve metal işi gibi lüks Roma malları Germen zenginlerine, kehribar, deri gibi hammaddelerle pek çok köle de Roma’ya ulaşmaya başladı. Roma ordularında Germen askerleri yer aldı. Sınır çatışmalarıysa zaman zaman büyük hareketlere dönüştü. 150’de Germen kabilelerinden Markomanlar güneye, Orta Tuna boylarına, ilerlediler; hatta 167’de İtalya’ya akın ettiler. Bu hareket tekil değildi. 150-200 yılları arasında Germen kabileleri akın akın Orta ve Doğu Avrupa’ya ilerlediler ve 3. yüzyılda sınır boyunda yıkıma yol açtılar. Galya Tuna bölgesini yağmaladılar, hatta 251’de İmparator Decius’u öldürdüler. Yaklaşık 280’de Ren ve Tuna havzalarında yeniden istikrar sağlandı. Roma ordusu ve başını Frankların, Almanların ve Gotların çektiği bir Germen ittifakı yaklaşık 370’e kadar sınırını korudu. Bu arada Germen dünyası dönüşüme uğruyordu. Avrupa’daki güç dengeleri açısından bu gelişmelerin en önemli yanı, daha büyük ve tutarlı Germen siyasal birimlerinin ortaya çıkmasıydı. Roma’yla savaşlar Germenlere büyük toplulukların yaşama şansının daha fazla olduğunu öğretmişti. 4. yüzyılda iki güçlü Germen konfederasyonu vardı: Ren boylarında Almanlar ve Tuna boylarında Gotlar. Bunları ayakta tutan savaşçı sınıfın kabile üzerindeki denetimi gittikçe artıyordu. 3. yüzyılda Germenler Romalılardan yeni tarım teknikleri ve çömlekçi çarkını öğrendiler. Germen edebiyat dillerinin eskisi olan Got dili, yaklaşık 350’de Ulfilas’ın çalışmalarıyla ortaya çıktı. Roma’nın desteklediği bir misyoner olan Ulfilas Kitabı Mukaddes’in Got diline çevirisini yaptı. Hunların batıya doğru hareketinin yol açtığı Kavimler Göçü Germen kabilelerini dalgalar halinde Roma imparatorluğuna itti. İlk kez 376’da İmparator Valens, isteksizce de olsa Vizigotlara sığınma hakkı tanıdı, ama çok geçmeden aralarında çatışma çıktı. 378’de Vizigotlar Adrianopolis’te (Edirne) kesin bir zafer kazanarak Valens’i öldürdülerse de izleyen dört yıl içinde Roma’ya boyun eğmek zorunda kaldılar. Hunlar batıya ilerledikçe Roma sınırları Germenlerin ve başka halkların artan baskısı altında kaldı; 386, 395, 405 ve 406 yıllarında büyük akınlar yaşandı. Germen halklarından Vandallar ve Suevler İspanya ve Kuzey Afrika’da güçlendiler. Karışıklıktan yararlanan Vizigotlar ayaklandılar; İtalya’ya yürüyerek daha iyi koşullarda anlaşma istediler ve istekleri yerine getirilmeyince 24 Ağustos 410’da Roma’yı yağmaladılar. Roma ve Hun imparatorlukları karşısında Germen siyasal birimleri daha da büyümüştü. Ayrıca Roma İmparatorluğu güçsüzleştikçe eyalet halkları çoğu kez oralara yeni yerleşen Germenlerin korumasına sığınmış, bu arada Germenler de egemen oldukları Romalı nüfusun etkisinde kalmaya başlamıştı. Romalıların eğitim düzeyi Germen krallarının düzenli vergi toplamasına ve yasal iktidarlarını genişletmesine olanak verdi.Böylece Batı Roma İmparatorluğu’nun yerini alan Germen askeri gücüyle Roma eyaletlerindeki soylu sınıfın yönetim bilgilerinin birleştiği siyasal birimler oldu. Germen askeri sınıfıyla Romalı eyalet seçkinleri arasındaki evlilikler de dönüşüm sürecini tamamlayarak Ortaçağ Avrupa’sını biçimlendirecek yeni bir aristokrasinin doğmasını sağladı. [değiştir] Başlangıç Dönemi (1150'ye kadar)[değiştir] Romalılar DönemiRoma’nın sınırlarını belirlemesinden sonra ticaret ve kültür ilişkileri de en az çatışmalar kadar önem kazandı. Güçlü kalelerle korunmasına karşın sınır hiçbir zaman ticareti ve insanları engellemedi. İS 50’de Ren kıyılarındaki kabileler Roma parasını kullanmayı öğrendi. Seramik, cam ve metal işi gibi lüks Roma malları Germen zenginlerine, kehribar, deri gibi hammaddelerle pek çok köle de Roma’ya ulaşmaya başladı. Roma ordularında Germen askerleri yer aldı. Sınır çatışmalarıysa zaman zaman büyük hareketlere dönüştü. 150’de Germen kabilelerinden Markomanlar güneye, Orta Tuna boylarına, ilerlediler; hatta 167’de İtalya’ya akın ettiler. Bu hareket tekil değildi. 150-200 yılları arasında Germen kabileleri akın akın Orta ve Doğu Avrupa’ya ilerlediler ve 3. yüzyılda sınır boyunda yıkıma yol açtılar. Galya Tuna bölgesini yağmaladılar, hatta 251’de İmparator Decius’u öldürdüler. Yaklaşık 280’de Ren ve Tuna havzalarında yeniden istikrar sağlandı. Roma ordusu ve başını Frankların, Almanların ve Gotların çektiği bir Germen ittifakı yaklaşık 370’e kadar sınırını korudu. Bu arada Germen dünyası dönüşüme uğruyordu. Avrupa’daki güç dengeleri açısından bu gelişmelerin en önemli yanı, daha büyük ve tutarlı Germen siyasal birimlerinin ortaya çıkmasıydı. Roma’yla savaşlar Germenlere büyük toplulukların yaşama şansının daha fazla olduğunu öğretmişti. 4. yüzyılda iki güçlü Germen konfederasyonu vardı: Ren boylarında Almanlar ve Tuna boylarında Gotlar. Bunları ayakta tutan savaşçı sınıfın kabile üzerindeki denetimi gittikçe artıyordu. 3. yüzyılda Germenler Romalılardan yeni tarım teknikleri ve çömlekçi çarkını öğrendiler. Germen edebiyat dillerinin eskisi olan Got dili, yaklaşık 350’de Ulfilas’ın çalışmalarıyla ortaya çıktı. Roma’nın desteklediği bir misyoner olan Ulfilas Kitabı Mukaddes’in Got diline çevirisini yaptı. Hunların batıya doğru hareketinin yol açtığı Kavimler Göçü Germen kabilelerini dalgalar halinde Roma imparatorluğuna itti. İlk kez 376’da İmparator Valens, isteksizce de olsa Vizigotlara sığınma hakkı tanıdı, ama çok geçmeden aralarında çatışma çıktı. 378’de Vizigotlar Adrianopolis’te (Edirne) kesin bir zafer kazanarak Valens’i öldürdülerse de izleyen dört yıl içinde Roma’ya boyun eğmek zorunda kaldılar. Hunlar batıya ilerledikçe Roma sınırları Germenlerin ve başka halkların artan baskısı altında kaldı; 386, 395, 405 ve 406 yıllarında büyük akınlar yaşandı. Germen halklarından Vandallar ve Suevler İspanya ve Kuzey Afrika’da güçlendiler. Karışıklıktan yararlanan Vizigotlar ayaklandılar; İtalya’ya yürüyerek daha iyi koşullarda anlaşma istediler ve istekleri yerine getirilmeyince 24 Ağustos 410’da Roma’yı yağmaladılar. Roma İmparatorluğu’nun hala Avrupa’da önemli bir güç olması Hunlardan kaçan Germenleri barış istemeye yöneltti; 418’de Vİzigotlar bile Galya’ya yerleştirilmeyi kabul etti. Bu dönemde Germen kabilelerinde bir ‘ulus’ bilinci yoktu; dolayısıyla da birbirlerine karşı kullanılabiliniyorlardı. Yaklaşık 450’ye kadar Hun korkusu Roma’nın hiç değilse Vİzigotları,Frankları ve bu 439’da Galya’ya yerleştirilen Burgonları kendi savunması için seferber etmesine olanak verdi. 435’te Attila’nın ölmesinden ve Hun imparatorluğu’nun parçalanmasından sonra ise Roma bu diplomatik silahını yitirdi. Ayrıca toprak kayıplarıyla gelirleri azaldı.Koşulların yardım ettiği Germenler zamanla Roma’dan bağımsızlaştı. 470’lerde Galya’nın güneybatısında Vizigot, güneydoğusunda Burgonya krallıkları kuruldu. Kuzey’de Clovis Frank Krallığı‘nı kurdu, Kuzey Afrika Vandalların, İspanya’nın bir bölümü Suevlerin denetimindeydi. 489-493 arasında Ostrogotlar İtalya’yı fethetti. Tuna boylarına Gepid ve Lombard krallıkları egemen oldu. Böylece Batı Roma İmparatorluğu ortadan kalktı. Roma ve Hun imparatorlukları karşısında Germen siyasal birimleri daha da büyümüştü. Ayrıca Roma İmparatorluğu güçsüzleştikçe eyalet halkları çoğu kez oralara yeni yerleşen Germenlerin korumasına sığınmış, bu arada Germenler de egemen oldukları Romalı nüfusun etkisinde kalmaya başlamıştı. Romalıların eğitim düzeyi Germen krallarının düzenli vergi toplamasına ve yasal iktidarlarını genişletmesine olanak verdi.Böylece Batı Roma İmparatorluğu’nun yerini alan Germen askeri gücüyle Roma eyaletlerindeki soylu sınıfın yönetim bilgilerinin birleştiği siyasal birimler oldu. Germen askeri sınıfıyla Romalı eyalet seçkinleri arasındaki evlilikler de dönüşüm sürecini tamamlayarak Ortaçağ Avrupa’sını biçimlendirecek yeni bir aristokrasinin doğmasını sağladı. [değiştir] Karolinler İmparatorluğu476’ da Batı Roma İmparatorluğu yıkıldığında Ren’in batısındaki Germen toplulukları arasında siyasal bir birlik yoktu. Ama bu Germen kabileleri ortak bir dilin lehçelerini konuşuyor, aynı siyasal ve toplumsal geleneği paylaşıyorlardı. Yüzyıllarca Roma dünyasıyla ilişki içinde yaşamaları geleneklerini etkilemişti. İmparatorluğa bağlı kabilelerde güçlü askeri yapılı, başında kral ya da dük denen bir komutanın yer aldığı toplumsal örgütlenme ortaya çkmış, bu yapı imparatorluk sınırlarının dışındaki Germen kabileleri arasında da yaygınlaşmıştı. Benzer biçimde İtalya’daki Ostrogot kralları da Alpler’in kuzeyinde kalan Germen topraklarının büyük bölümünü etkileri altına almıştı. Romalılaşmış Galya ve Batı Almanya’da yerleşmiş bulunan Franklar Ostrogotlar'ın liderliğini tanımayarak krallıklarını doğuya doğru genişletmeye başladılar. Clovis’in Otodoks Hıristiyanlığı benimsemesi hem doğudaki hem de güneydeki Vizigotlara açıkça meydan okuyan bir tutumu yansıtıyordu. Clovis ve ardılları, özellikle de I.Theodebert daha sonra Almanya’yı oluşturacak toprakların büyük bölümü üzerinde Frank denetimini kurmayı başardı; Orta Almanya’daki Thüringlilerle güneydeki Alman ve Bavyeralılar gibi çeşitli topluluklara üstünlük sağladı. Bu toplulukları yöneten yerel dükler Frank kralını temsil ediyor, ama merkezi iktidarın iç savaş ve çekişmelerle zayıfladığı dönemlerde büyük ölçüde özerk davranabiliyorlardı. Örneğin İtalya’daki Lombard kraliyet ailesiyle yakın akraba olan Bavyeralı yöneticiler, 8. yüzyıla gelindiğinde krallar kadar başına buyruktu. Kuzey’de Frizler ve Saksonlar 8. yüzyılın başlarına kadar Frank denetiminin dışında kaldılar; siyasal ve toplumsal yapılarını korudukları gibi, genellikle Hıristiyanlığı da benimsediler. Frank bölgesinde ise Hıristiyanlık İrlandalı misyonerlerin, Alpler’de yerli Raetialıların ve manastır kuruluşlarını destekleyen Frank soylularının etkisiyle yaygınlaştı. [değiştir] Frank-Cermen İmparatorluğu ve Büyük Karl (Şarlman)Şarlman(Karl I.Grosse) Frank ve Lombard kralıdır. Kutsal Roma Germen İmparatorluğunun kurucusu olarak kabul edilir. Şarlman'ın babası Frankların kralıydı. Öldüğünde krallığın topraklarını iki oğlu arasında paylaştırdı. Şarlman kardeşinin ölümüyle krallığın tek hakimi oldu.Ayrıca Lombardiya ve Saksonya'yı da kattı. Batıda Endülüslerle, doğuda ise Avar ve Macarlar'la çarpışarak ülkesinin sınırlarını genişletmiştir. Şarlman 800 yılının noel günü Papa III. Leon tarafından Roma İmparatoru ilan edilmiştir. Alman kültür tarihi esas itibariyle Fransızların Charlemange, Almanların 'Büyük Karl' adıyla andıkları I.Karl ile başlar. Büyük Karl kırk altı yıl süresince imparatorluğu yönetti. Karl, devletin sınırlarını genişleterek bütün Cermen boylarını kendi egemenliği altında toplama çabası içindeydi, ancak bu gerçekleştirilmesi o kadar da kolay bir plan değildi, çünkü imparatorluğun güneyinde Araplar ve kuzeyinde de Hristiyanlığı henüz benimsememiş olan Saksonya vardı. Bu iki güç impraratorluğunun sınırlarını genişletmek için fırsat kollayan Karl'ı zorlayan bir etkendir. Devlet yaklaşık otuz yıl boyunca fetih politikasını izledi.Saksonya ile yaptığı savaşlardan ancak 804 yılında zafer elde etti.Savaş ve fetih politikasının sebeplerini antik çağın kilise öğreticisi olan Kuzey Afrikalı Piskopos Augustinus'un önemli bir eserine dayandırmaktaydı.Ona göre iki dünya vardı:Tanrı yurttaşları topluluğu(De civitate Dei:Über den Gottesstaat).İkincisi ise şeytanın dünyası idi(civitas diaboli).İnsanlık tarihi Augustinus'un bu düşüncelerinden yola çıktılar,fakat farklı yorumlarda bulunarak "aydınlığın çocukları" ile "karanlığın çocukları" arasında sıkı bir mücadele başlattı.Aydınlığın çocukları ebedi selamete ulaşacak,diğerleri de sonsuz lanetle yaşayacaklardı.Bu düşünceye göre de bir hükümdarın asıl görevi yeryüzünde tanrı devleti kurmak onu genişletmekti.Böyle bir devletin de dini merkezi Roma ve onun lideri papa idi.Karl da bu düşüncelerden yola çıkarak kafirlerle savaşıyor ve onları bir hıristiyan hükümdarın egemenliği altına almayı tanrının kendisine verdiği bir görev olarak düşünüyordu.Kendince tanrı devletini oluşturuyordu.Saksonya'nın Hıristiyanlaştırılmasılya birlikte bu bölgede manastırlar kurularak Hıristiyanlığın merkezleri oluşturuldu. Karl'ın zamanına kadar yazı dili olarak insanlar sadece Latince kullanıyorlardı.Papazlar Büyük Karl'ın emriyle Almanca Gramer kitabı hazırladı.Latinceki örnekler göz önünde bulundurularak Almanca yazı biçimiyle kahramanlık destanları yazıldı. Büyük Karl,imparatorluğunu doğuya ve güneye kadar genişletti.İtalya'da Langobardlara karşı savaşan papayı destekledi.Bu zaferden sonra Roma'da kendisine 800 yılında papaya taç giydirtti.Böylelikle Roma imparatorlarının halefi oldu. Kutsal Roma Germen İmparatorluğu, 843 yılında Verdun Anlaşması ile Almanya, İtalya ve Burgonya'da kurulan ve 1806 yılında Napolyon Savaşları ile yıkılan Orta Avrupa'da 963 yıl hüküm sürmüş olan bir imparatorluktur. Bu imparatorluk en geniş sınırlarına ulaştığında Almanya, İsviçre, Lihtenştayn, Lüksemburg, Çek Cumhuriyeti, Slovenya, Avusturya, Hırvatistan, Belçika, Hollanda'nın tamamını ve Polonya, Fransa ile İtalya'nın bir kısmını kapsıyordu. İmparatorluk çöküş dönemine girdiğinde Voltaire "Kutsal Roma İmparatorluğu artık ne kutsaldır, ne Romalıdır, ne de imparatorluktur." demiştir. Kutsal Roma Germen İmparatorluğu'nun yöneticilerinin hepsi Almandı. Bütün Kutsal Roma İmparatorları katolikti. Ama soylu aileler ve üst seviyelerdeki devlet görevlilerinin çoğu Almanca konuşmayan ırklara mensuptu. Ülkede sadece Almanca değil Slav dilleri, Fransızca, Flemenkçe ve İtalyanca da konuşuluyordu. Büyük sayılarda dini azınlık gruplar bulunmaktaydı. Bunlar; Yahudiler ve Ortodokslardı. Ayrıca imparatorluk Protestanlığın ortaya çıktığı ülkedir. Büyük Otto'nun 2 Şubat 962'de taç giymesinden sonra, bu imparatorluk Batı Roma İmparatorluğu'nun mirasını resmen devralmış oluyordu; "Romanorum İmperium" terimi ancak Konrad II döneminde kullanılmaya başlandı. Friedrich I, imparatorluk unvanının Sancta Ecclesia karşısındaki kutsal niteliğini vurgulamak amacıyla "Sacrum İmperium" kavramını getirdiyse de (Besançon diyeti,1157), bu terim krallık belgelerine ancak 1254'te girdi. Nihayet, "Nationis Germanicae" nitelemesi, Almanların imparatorluk üzerindeki ulusal haklarını belirtmek için 15. yüzyılda kondu, ama tam anlamıyla 17. yüzyılda yaygınlık kazandı. Cermenler hakkındaki ilk bilgilerimiz bize bir Roma tarihçisi olan Publius Cornelius Tacitus tarafından verilmiştir. Tacitus yazdığı Germania adlı eserde Germenlerin yaşayış biçimlerine ve Avrupa'daki nerede yaşadıklarına dair zengin bilgiler vermektedir. Bugünkü Almanların dedeleri olan Germenler, bundan 2000 yıl önce Ren Nehrinin batısında yaşıyordu. Germenler, savaşçı ve barbar bir kavimdi. Genellikle avcılık ve basit ziraatla geçinirlerdi. O çağda Romalılar Orta Avrupa'ya düzenli ordular göndererek buraları istila etmek istiyorlardı. Germenler Romalıların bu istila hareketlerini durdurabilmek için onlarla bir çok savaşlar yaptılar ve Romalıları yenerek Orta Avrupa'yı almalarını önlediler. Daha sonra Romalılar zayıflamaya yüz tutunca, Germen kabileleri sel gibi Roma'ya akmaya başladılar. Bunun bir sebebi de Hunların Avrupa'ya yayılmaya başlamalarıdır. Roma İmparatorluğu topraklarını işgal eden Germen kabileleleri Romalıların geleneklerini, kültürlerini ve hatta dinlerini benimsediler. Yalnız Ren ile Elbe nehirleri arasına yerleşmiş olan asıl Germenler kendi dillerini geleneklerini koruyabildiler. Büyük Karl (Şarlman) zamanında Saksonlar, Büyük Karl'ın 800 yılında papa tarafından Roma İmparatoru ilan edilmesiyle zorla Hıristiyan yapıldılar. Cermenler, Kavimler Göçü sonucu İ.S.6.yy.'a kadar Almanya'nın ilk sakinleri olan Keltlerle, Ortaçağ boyunca da Doğu Almanya'daki Slavlar ile karışarak Alman halkını oluşturmuşlardır. 476’ da Batı Roma İmparatorluğu yıkıldığında Ren’in batısındaki Germen toplulukları arasında siyasal bir birlik yoktu. Ama bu Germen kabileleri ortak bir dilin lehçelerini konuşuyor,aynı siyasal ve toplumsal geleneği paylaşıyorlardı. Yüzyıllarca Roma dünyasıyla ilişki içinde yaşamaları geleneklerini etkilemişti. İmparatorluğa bağlı kabilelerde güçlü askeri yapılı, başında kral ya da dük denen bir komutanın yer aldığı toplumsal örgütlenme ortaya çkmış,bu yapı imparatorluk sınırlarının dışındaki Germen kabileleri arasında da yaygınlaşmıştı. Benzer biçimde İtalya’daki Ostrogot kralları da Alpler’in kuzeyinde kalan Germen topraklarının büyük bölümünü etkileri altına almıştı. Romalılaşmış Galya ve Batı Almanya’da yerleşmiş bulunan Franklar Ostrogotların liderliğini tanımayarak krallıklarını doğuya doğru genişletmeye başladılar. Clovis’in Otodoks Hıristiyanlığı benimsemesi hem doğudaki hem de güneydeki Vizigotlara açıkça meydan okuyan bir tutumu yansıtıyordu. Clovis ve ardılları, özellikle de I.Theodebert daha sonra Almanya’yı oluşturacak toprakların büyük bölümü üzerinde Frank denetimini kurmayı başardı; Orta Almanya’daki Thüringlilerle güneydeki Alman ve Bavyeralılar gibi çeşitli topluluklara üstünlük sağladı.Bu toplulukları yöneten yerel dükler Frank kralını temsil ediyor, ama merkezi iktidarın iç savaş ve çekişmelerle zayıfladığı dönemlerde büyük ölçüde özerk davranabiliyorlardı. Örneğin İtalya’daki Lombard kraliyet ailesiyle yakın akraba olan Bavyeralı yöneticiler 8. yüzyıla gelindiğinde krallar kadar başına buyruktu. Kuzey’de Frizler ve Saksonlar 8. yüzyılın başlarına kadar Frank denetiminin dışında kaldılar; siyasal ve toplumsal yapılarını korudukları gibi, genellikle Hıristiyanlığı da benimsediler. Frank bölgesinde ise Hıristiyanlık İrlandalı misyonerlerin, Alpler’de yerli Raetialıların ve manastır kuruluşlarını destekleyen Frank soylularının etkisiyle yaygınlaştı. [değiştir] I. Alman İmparatorluğunun Kuruluşu919 yılında alman imparatorluğnun kurucusu olarak bilinen 1.Heinrich öldü.yaşamı boyunca yaptığı savaşlarla imparatorluğunun sınırlarını macaristana ve doğuya doğru genişletti.Ölümünden sonra vasiyeti yerine getirildi ve oğlu prensler tarafından kral olarak seçildi.Bu olayla mirasın en büyük erkek çocuğa kalması kabul edilmiş oldu.Heinrich'in yerine sonralarda büyük lakabını alan 1. Otto geçti.Kendisi cok otoriter bir kişiliğe sahipti ve çok güçlü bir kraldı ve büyük kralın yolunu izleyerek Aachen'deki tahtında taç giydi.bir papaz tarafından takdis edilen kral Ortaçağ görüsüne göre papaz gibi özel bir yere sahip olacaktı. Aynı zamanda bu çağdaki krallar kendilerini tanrının görevlendirdiğine inanıyordu ve sonraki krallarda aynı görüş doğrultusunda ilerledi. Otto krallığı süresince prensleri kendine bağlı kişiler olmasınık ıstedi fakat prensler buna karşi çıktı,sonuç olarak prensler ve kral arasında ikilem ortaya çıktı. Otto zamanında din adamları devlet işlerinde görevlendiriliyordu.Böylece din adamlarıda dünyevi bir güç kazanmış oldu.Büyük Otto'nun imparatorluğu yaklaşık 40 yıl sürdü.alman imparatorluğu 1806 yılındaki napolyonun istilasına kadar devam etti.krallık boyunca kültürel alanda mimari alanda yenilikler oldu almanca bu dönemde geçerliliğini artırsada latince almancayı bastırdı ve aydınlar tarafından da latince kullanıldı.Mimari alanda manstır ve kilise inşaatına ayrıca kitap süslemelerine onem verilmiştir. [değiştir] Orta Çağda Almanya (1150-1450)Halkların, ortaçağın başındaki karmaşasından, yavaş yavaş yeni milliyetler çıktı, - bilindiği gibi, eski Roma eyaletlerinin çoğunda, yenilenlerin yenenleri, köylü ve kentlinin Cermen beyi özümledikleri süreç. Demek ki, modern milliyetler de, ezilen sınıfların ürünleridirler. Menke'nin orta Lorraine bölgeleri haritası,şurada kaynaşmanın, burada ayrılmanın gerçekleşme biçimi üzerine anlamlı bir fikir verir. Belçika ve Aşağı-Loren bakımından, bu sınırın esas olarak, daha bundan yüz yıl önce Fransızca ve Almanca arasında varolan dil sınırı ile düşümdeş olduğunu görmek için, bu harita üzerinde Latin ve Cermen yer adları sınırını izlemek yeter. Hâlâ, şurada burada, iki dilin üstünlük için savaştıkları dar bir bölge görülebilir; ama, genel olarak, neyin Alman ve neyin Latin kalacağı sağlamca saptanmıştır. Ama, haritadaki yer adlarından çoğunun, Aşağı-Frankonca ya da eski Almancadan türetilmiş biçimi, bu adların, 9., en geç 10. yüzyıla çıktıklarını, buna göre, Karolenjiyenler çağının sonuna doğru, sınırın esas olarak çizilmiş bulunduğunu gösterir. Latin tarafında, özellikle dilsel sınırın yakınlarında, Cermanik bir kişi adı ile Latin bir topografik adlandırmadan bileşmiş karma adlar görülür: Örneğin, Meuse'ün batısında, Verdun yakınlarında, bugün Ippecourt, Récourt-la-Creux, Amblaincourt-sur-Aire, Thier-ville haline gelmiş bulunan Eppone curtis, Rotfridi curtis, Inqolini curtis, Treudegisilio villa gibi. Bunlar, Frank feodallerine ait alanlar, Latin topraklarında, ergeç latinleşmekten kurtulamayan küçük Alman kolonileridir. Kentlerde ve yalıtık kırsal bölgelerde, dillerini daha oldukça uzun süre koruyan daha güçlü Alman kolonileri yerleşmişlerdi; örneğin, daha 9. yüzyılın sonunda, Ludwigslied,) işte bu kolonilerin birinden fışkırdı; ama Frank beylerinden büyük bir bolümü, daha önce latinleşmiş bulunuyordu, ve Latincenin (Roman) daha o zamandan Fransa'nın resmi dili olarak ortaya çıktığı 842 krallar ve ulular yemin formülleri, bunun böyle olduğunu gösterir. Basımcılığın yayılması, İlkçağ yazınının irdelenmesinin yeniden başlaması 1450'den sonra gitgide güçlenen ve evrenselleşen tüm kültür hareketi, feodaliteye karşı savaşımlarında, burjuvazi ve krallığın işini kolaylaştırdı. Bu nedenlerin, aynı yönde gitgide daha ileri giden, birbirleri üzerindeki artan karşılıklı etkileri ile yıldan yıla daha da pekişmiş birleşik etkisi, 15. yüzyılın ikinci yarısında, feodaliteye karşı, burjuvazinin değilse de, en azından krallığın utkusunu sağladı. Avrupa'da her yerde, feodal durumdan geçmemiş uzak ikincil ülkelere kadar, krallık iktidarı birdenbire üste çıktı. İberik yarımadasında, Latin dil soylarından ikisi, İspanya krallığını kurmak üzere birleştiler; ve Provans dilini konuşan Aragon krallığı, yazılı dil olarak Kastilya dilini kabul etti; üçüncü soy, Portekiz krallığını kurmak üzere, Galiçya dışında, kendi dil alanını birleştirdi; İberik Hollandası, içe döndü, ve deniz etkinliği aracıyla, ayrı bir varlık hakkını tanıtladı. Fransa'da, Burginyon devletinin çöküşünden sonra, Louis XI, sonunda ulusal birliği öylesine güçlü bir biçimde kurma başarısını gösterdi ki, henüz çok parçalanmış bir durumda bulunan Fransız toprağı üzerinde krallığı temsil ediyor, ardılı daha o zamandan İtalyanlar arasındaki çekişmelere burnunu sokabiliyor, ve bu birlik, Reform tarafından, ancak bir kez, ve o da az bir zaman için, tehlikeye düşürülebiliyordu; İngiltere, sonunda, uzun erimde kendisini kan içinde bırakacak Fransa'daki donkişotça fetih savaşlarından vazgeçmişti; feodal soyluluk Çifte Gül savaşlarında bir ödünleme aradı ve aradığından çoğunu da buldu; kendi kendini yıprattı ve tahta, krallık iktidarı tüm öncelleri ve tüm ardıllarının erkliğini aşan Tudorlar hanedanını oturttu. İskandinav ülkeleri, birliklerini uzun süreden beri gerçekleştirmiş bulunuyorlardı; Litvanya ile birleşmesinden sonra, Polonya, henüz hiç bir saldırıya uğramamış bir krallık iktidarı ile, yükseliş dönemine doğru gidiyordu ve, hatta Rusya'da bile, küçük prenslerin yıkılışı ile Tatar boyunduruğundan kurtuluş elele yürümüş ve İvan III tarafından kesin bir sonuca bağlanmıştı. Tüm Avrupa'da, krallığın, ve o sıralarda krallık olmaksızın varlığı olanaksız ulusal birliğin bulunmadığı, ya da ancak kağıt üzerinde bulunduğu sadece iki ülke vardı: İtalya ve Almanya. [değiştir] Yeni Çağa Geçiş ve Otuz Yıl Savaşları (1450-1648)1453 yılında Türkler Fatih Sultan Mehmet komutasında İstanbul'u arkasından da Atina'yı alarak Balkanlarda, Önasya'da ve Kuzey Afrika'da egemenliklerini kurdular.III.Friedrich,1452 yılında Roma'da taç giyen son Alman İmparatoru oldu.1453 yılında İngiltere ve Fransa arasında süren Yüzyıl Savaşları sona erdi.Bu üç olayla birlikte Avrupa'nın siyasi tarihinde yeni bir dönem başladı. Dönemin Almanya adına en büyük olayı Otuz Yıl Savaşlarıdır.1618-1648 yılları arasında yapılan bu savaşlar Hıristiyanların,Almanya'da ki mezhep savaşlarıdır.Augsburg Anlaşması ile bir takım serbestlikler ve yeni haklar kazanan protestanlar,bu hakları yeterli görmemiş ve uygulamadaki bazı aksaklıklar ve Fransa'nın da kışkırmasıyla,Otuz Yıl Savaşları başlamıştır.Savaşı protestanlar kazanmıştır ve sonucunda Vestfalya Barışı imzalanmıştır. Bu antlaşma uluslararası ilişkiler tarihi içinde çok önemlidir,lakin bu antlaşma ile uluslararası düzenin temelleri atılmıştır.En önemli özelliklerinden biri Papa'ya imzalatılmamış olmasıdır. Almanya açısından sonuçları çok ağır olmuştur.300 kadar prenslik bağımsızlığını ilan etmiştir ve Avrupa'nın ortası,Almanya parçalanmıştır.Bu durum Otto von Bismarck'ın 3 Ekim 1871 tarihinde Alman Birliğini sağlamasına kadar devam edecektir.Bu antlaşma ile,prensliklere sorulmadan savaş kararı alınamayacak,asker ve vergi toplanamayacaktır. 1555 yılında yapılan Augsbourg barışının uygulamasındaki başarısızlık sonucu protestan devletler haklarını korumak için bir birlik oluşturmuşlardır ve bu savaşı alevlendiren de bu birlik olmuştur. Otuz yıl savaşları katolik ve protestanlar arasında geçmiş bir alman iç savaşıdır,ama bunun dışında Kutsal Roma İmparatorluğu ile bağımsızlık mücadelesi veren devletler arasındaki bir iç savaştı. Fransa 1562-1598 yıllarında verdiği iç savaşından dini nitelikte bir bütünlük ile çıkmıştır,ama Almanya 1618-1648 yılları arasında bu savaştan parçalanarak çıkmıştır.Bunu takip eden 2 yüzyıl boyunca bütün Avrupa siyaseti Fransa'nın bu bütünlüğü ile Almanya'nın bölünmüşlüğü üzerinde dönecekti. [değiştir] Mutlakiyet ve Barok Dönemi (1648-1770)Barok sözcüğü, birbirinden ayrı iki şeyi tanımlar: bir yandan, sanat tarihinde, Rönesans ile klasikçilik arasında kalan bir dönemi; öte yandan bütün çağlarda verilmiş bazı eserlerin tarzını. Her iki halde de, hareket, biçim özgürlüğü, süslemede aşırılıkla dolu bir sanat söz konusudur: belirli kuralların katılığına başkaldıran bir şenlik sanatı. Başlangıçta bu sözcüğe alçaltıcı bir anlam verilmişti ama çok geçmeden anlaşıldı ki, aşırılıklarına karşılık, barok sanat çoğu zaman, insana kıvançlarını veya kaygılarını sanatçı anlatımın çeşitli biçimlerinde ve olanca parıltısıyla verme olanağını sağlamaktadır: her şeyden önce mimarlıkta ve heykelcilikte; ama resimde, müzikte, *edebiyatta da. Barok sanatın büyük dönemi, 1570 ile 1750 yılları arasıdır. Bu dönemde, bütün Avrupa, kiliseler ve anıtlarla donanmıştır. Bu yapılardaki fantezi, Rönesans yapılarının sadeliğiyle ve klasik beğenide ağır basacak olan katılık ve ölçüyle çelişkili düşmektedir. Taşta yaratılan bu devrim, İtalya'da, Roma'da Protestan Reformu'nun yalınlığına tepki olarak patlak vermiş (bu yüzden «Karşıt Reform» diye adlandırılmıştır). Papalar, Katolik anlayışının yüceliğini görkemli biçimde belirtmek istiyorlardı. Bu bakımdan büyük sanatçıları bulma talihine eriştiler ve zevk sahibi olduklarını gösterdiler; bu sanatçılar, Michelangelo'nun ardından, Roma'yı baştan başa değiştiren mimarlar (Borromini, Maderno), ressamlar (Cortona'lı Pietro, Luca Giordano) ve heykeltıraşlardı (aynı zamanda büyük bir mimar olan Bernini). Bu yeni tarz çok geçmeden İspanya'ya, Portekiz'e, Flandres'a, Avusturya'ya, Güney Almanya'ya ve Çekoslovakya'ya yayıldı. Fransa bu akımın biraz uzağında kaldıysa da barok sanat, buna karşılık, Atlas Okyanusu'nu aşıp cizvit misyonerlerin peşinden Latin Amerika'ya yerleşti. Barok tarz her şeyden önce dekor üzerinde ısrarla durur. Roma'nın bazı alanları (sözgelimi Navona Alanı), sonsuz şenlikler için hazırlanmış büyük tiyatro sahneleri gibidir. Kiliselerin cepheleri, binanın önüne, salt süsleyici olarak yapıştırılır, roman sanatında veya gotik sanatta olduğu gibi, binayla bir bütün oluşturmaz. Tiepolo gibi Venedik ressamları, Rubens ile Flaman ressamlar, Ribera ile İspanyollar, bu hareket ve ışık oyunları coşkusunu tablolarına veya fresklerine aktaracaklardır. Louis XIV zamanında Fransa'ya egemen olan klasik sanat anlayışının zaferinden epey sonra bile, barok sanat, yaşantısını sürdürecek, giderek daha karmaşık nitelik kazanacak ve XVIII. yy.da, özellikle Almanya'da rokoko adıyla anılan tarza dönüşecektir: bu deniz kabuklarını andıran aşırı yüklü bezeme tarzı, ancak kiliselere ve saraylara, zaman zaman zarafet ve fantezi dolu bir çekicilik kazandırmıştır. [değiştir] Alman Edebiyatının Yapısı ve ÖzellikleriDiğer Avrupa edebiyatlarıyla genel anlamda karşılaştırıldığında Alman Edebiyatının daha fazla yerel farlılıklar gösterdiğini görmek mümkündür.Bu sebeplerden bir tanesi:1800'lerde Berlin'in ortaya çıkmasına kadar Almanca konuşan toplulukların diğer Avrupa ülkeleri gibi örneğin:Fransa'nın Paris'i İngiltere'nin Londra'sı varken Almanya'nın bir başkenti yoktur.Diğer yandan Almanya uzun yıllar bölünmeler ve parçalanmalar yaşamıştır.Almanya reform diye adlandırılan dini hareketlerin merkezi olması nedeniyle 1500'lerde Protestanlığın ortaya çıktığı yerdir.Reform hareketinde önemli olan içsel dünyadır.Alman Edebiyatı'nın şekillenmesinde en büyük etken de bu içsellik ve felsefi yansımadır. [değiştir] Erken Alman EdebiyatıM.S.100li yıllarda Germen kabileleri kuzey Avrupa üzerinden şimdiki Almanya'ya göç etmişlerdir. Bu kabileler nesilden nesile besteledikleri baladları ve hikayeleri anlatırlardı.Göçler yaklaşık M.Ö.800 civarında sona erdi.Manastırlar o dönemde edebiyat ve eğitim merkezleri olarak kullanılmaktaydı ve merkezlerdi.Rahipler,İncil ve Hıristiyan felsefeleri üzerine kurdukları şiir ve hikayeleri yayıyorlardı.Rahip Otfird von Weissenberg adıyla bilinen ilk Alman yazar şiir kafiyeleriyle ve The Book of Gospels adlı eseriyle karşımıza çıkar.Rahipler aynı zamanda eski kahramanlık destanlarını kaydetmeye başlamış bunun yanı sıra feodal lordları yücelten yeni yazılar da yazmışlardır.Bunların arasından günümüze kadar gelen Hildebrandslied bir baba ile oğlu arasındaki savaşı anlatır.M.S.9.yy'da,Germen destanı Güçlü Elli Walther sonradan bir Latin efsanesi olan WALTHARİUS'a dönüşmüştür. [değiştir] Barok (1600-1720)1617'de Fruchtbringende Gesellschaft'ın kuruluşu mu?1624'de Opitizin Buch von der DT.Poterey mi?Yoksa Goettsched ve Klopstock'un oraya çıkışı mı?Ya da 1570 ler mi?17.yy. edebiyatı büyük ölçüde Gelehrtenrepubliktir.Alim-şairler,şairler-alimler fikri sahada erken Avrupa Internatıonalizmini oluşturur.Saraylara yakın olduğunu için Saraye edebiyatı denegelmiştir.Gerçekten de saray,insiyatifi ele almış ve bütün sanat faaliyetlerini yönlendirmiştir.Alim edebiyatı olduğu için hitap ettiği grup uzunca bir süre küçük kalır.İnce bir Alim tabakasıyla sınırlıdır.Geniş bir burjuva tabanı eksiktir.Diğer faktörler şöyledir:Ders seviyesi yüksek okullar,Yayıncı-yayınevleri,Dil Cemiyetleri,mevcut sansür normativ üslüp idealini belirler. Dönemin imaji:17.yy. Alman edebiyatı zamanın hadiselerini fal olarak katılmadan müteakip dönemde (17.de)alimane bir karakter kazanır,Fransız ve İtalyanların yolunu takipederek değişir.Almanya da ahlaka eğitime ve refaha ani bir son veren otuz yıl savaşlarının (1618-1648)edebiyatta da derin bir çöküşe yol açar.Bilim ve sanatta ki mutlu hayat donuklaşır.Muzaffer Fransa Alman prenslere tesir etmekle kalmaz ,aynı zamanda alman halk ruhunu da sahiplenir.Halk giyimde ,dilde ,adet ve geleneklerde Fransızları takip eder.Fransız Kralı 14.Ludwigin Almanya'yı küstahça gasbetmesine cesaretsizlikten ses bile çıkarılmaz.Alman edebiyatı böyle durumlara ancak sancılı şikayet ,uyarı,tenkid ve alayla yer verir.Otuz yıl savaşı esnasında ve sonrasında ,Alman ruhu bütünüyle kırılmayacak kadar güçlüdür.Bazı gayretli vatanperverler "hasta halkı "yılmadan tedavı etmeye çalışmaktadırlar.Reformasyon sonrası yeni bir dönem,sosyal politik iktisadi ve ilmi değişikliklerle kendını göstermektedir.Kopernik ismi yeni keşiflerin temsilcisidir.Bu yeni keşifler,ananevi dünya imajını sarsmaktadırlar.Merkeziyetçi mutlakıyetçilik giderek güçleşir,Avrupanın modern milli devletler ile birlikte alman toprağında yabancı devletler arasında cereyan eden otuz yıl savaşı (1618-1648)Alman imparatorluğunu parçalanmışlığını tescil eder ve mutlakıyetçiliğin milli sahadan ziyade,küçük ve büyük sarayların çokluğunda gerçekleşmesini sağlar. Vanitas (Weltflucht):Dünyayı boşveriş!Bütün bu değişiklikler derin bir güvensizlik hissi doğurur,Vanıtas,bütün dünyevi olanı karakterize eder görünür,insanlar dine sığınırlar. Carpe diem (Pflücke den Tag):Gününü Gün et Felsefesi.Devrin insanında bu iki hayat felsefesi yan yana görülür.Bir yandan dünyanın eziyetinden bıkan insan dine sarılırken,bir yandan da dünyaı kötülükler dünyası olarak bilen insan,gününü gün ederek,bu dünyanın eziyetinden kendini kurtarır ve nasıl olsa değişmeyecek olan bu durumdan sıyrılmayı arar. Büyük değişikliklerin her döneminde, alışılmadık ve tezad olan hususlar vardır ve insanlar bunun büyüsüne kapılırlar.Edebiyat da buna uyar.Edebiyatta Kahramanın kararlılığından sefaletten en sıcak aşktan bahsedilir.Edebiyat bu dünya /öbür dünya ya da ölüm/hayat tezadına dayanır.Daha sonraki dönemler bunu mübalağa kabul ederler.Bunun için de Barock edebiyatı,eğri,muntazam olmamakla,yamuk olmakla aşağılarlar.Barock:düzgün olmayan demektir. Barock kültürü iki temel ögeye dayanır.Birincisi katolik mezhebi,ikincisi de prenslerin mutlak hükümdarlık istekleridir.Katolik görüşe göre Tridentin Din Meclisinde hıristiyanlığın sınırları akılcı nedenlere dayandırılmıştı.Katolik mezhebi kendini,geleneklerini ve yaptığı düzenlemeleri inananların kalple anmalarını kabul etmekle birlikte keyfiliğin kilisenin tamamını ya da bir kısmına zarar vermemesi için düzenleyici akla büyük değer veriyordu.Mutlakiyet de pek çok noktada Katolik mezhebi ile benzer özellikler gösteriyordu sadece hedefler farklıydı.Mutlakiyet bu dünyaya yönelikti ve devletlerle ilgiliydi,oysa Katoliklik öbür dünyaya yönelikti ve insanlara öteki dünyada mutluluk vaad ediyordu.Barock devrinin Katolik edebiyatı da kilisenın didaktik amaçlarına uygun olarak gelişti.Tiyatro eserlerinde özellikle dini,tarihsel ve efsanevi konular işleniyordu.Bu eserler sanat bakımından zayıftı.Sanatsal değerlerden çok seyirciye bir mesaj iletmek amacını taşıyordu.Sadece ilahiler ve tasavvuf belli bir sanatsal düzey tutturabilmiştir.Protestan olan Paul Gerhard'ın ilahileri bu alanda örnek gösterilebilir.Tassavufta ise Protestan olan Jakop Böhme ile Katolik olan Agelius Silesius ifade gücü ve içerik bakımdan aynı düzeyde eserler verdiler. [değiştir] Aydınlanma Çağı (1770-1850)XVIII.yy Aydınlanma Çağı’dır. Filozoflar çağı da denen bu çağda tüm önyargıları altüst eden yeni bir anlayış , dini hoşgörüsüzlükle savaşır, monarşilerin keyfi yönetimlerini sorgular ve böylece soluğunu Avrupa’nın tüm aydın ve bilgili çevrelerinde duyurur. Aydınlanma , doğanın ve aklın , tüm dogmalar karşısında zafer kazanmasını sağlar, günümüzün modern, aydın dünyasının temellerini atar. Cehalete ve fanatizme karşı ilk savaş silahı olan <Tarih ve Eleştiri Sözlüğü> (Dictionnaire Historique et Critique;1696-1697) adlı kitabı yazan Pierre Bayle şu öngörüde bulunmuştu: <Gelecek yüzyıl , günden güne daha aydınlık olacak>. Bir eğretileme olarak aydınlanma kavramı, XVIII.yy Avrupası’nın belirgin özelliği olarak eleştirel entelektüel hareketi, yeni fikirlerin ortaya çıkmasını belirtir. [değiştir] Aydınlanma ve Aydınlanma Düşüncesinin YayılmasıAydınlanma nedir? Aydınlanma Düşüncesinin Yayılması
Aydınlanma Hareketinin Yankıları Aydınlanmanın doğuşuna ve gelişmesine neden olan bazı isimler Newton, Kopernik, Galileo, Laplace, Dekart, Jean-Jacques Rousseau, Francis Bacon, David Hume, Immanuel Kant, Claudie Andrien Helvetius, Ettienne Bunnot de Condillac, Lois Rene de Caradeux de la Chalotais, Gothold Ephraim Lessing, Julien Offrey de Lamettrie, Thomas Hobbes, John Locke, Berkeley, Leibniz, Denis Diderot, dalambert, Voltaire, Montesquieu [değiştir] Vormärz DönemiAlman siyasal ve kültürel hayatında Vormärz Dönemi olarak bilinen bu dönem,1848 Devrimi öncesindedir ve Viyana Kongresi'yle (1815) birlikte başlar. Viyana Kongre'si de 1789 Fransız İhtilali'nin bir uzantısı olarak değerlendirilebilir. Almanya, Avusturya, İtalya ve Fransa'da meydana gelen siyasal hareketliliklerin kaynağı Fransız İhtilali idi. Avrupa'da ilerleyen Napolyon'a karşı Alman kurtuluş savaşları, milli bir Alman Birliği ruhunun oluşmasına zemin hazırlamıştı. Hanedanlığı savunanlar demokratlaşma doğrultusunda atılan adımlardan ve herhangi bir gelişimden çekiniyorlardı. 1815 Viyana Kongresi görüşmelerinde milli anayasa problemi,federatif anayasa problemi şeklinde tanımlandı ve böylelikle Federal Devletler İlkesi (das staatenbündische Prinzip) tesbit edilmiş oldu. Siyasal yönetime halk temsilcilerinin katılması fikri tamamıyla reddedilerek toplumsal güçlerin hanedanlık esasında, devlet disiplini altında tutulması ilkesine karar verildi. 1848'de burjuva devrimi aydın burjuva tabakası sayesinde meydana gelmiştir. Almanya'nın yeni yasasında politik haklarını kaybetmişlerdi ve böylelikle muhalefeti oluşturdular. Halkın politik düşüncelerini biçimlendirme konusunda aydınların ve üniversitelilerin etkinliği, silahın geri planda kalmasına neden oldu. Karlsbad toplantısıyla üniversiteyi ve basını kontrol altına almayı amaçlayan bazı yasalar çıkarıldı(1819). Bir devlet yetkilisinin kontrolü altında üniversite politikadan uzak tutulmaya çalışıldı. Basın da sansürle muhalefette etkisiz hale getiriliyordu. 1830 Fransız İhtilali'yle burjuvanın haklarını savunması ve monarşi ilkesi yıkıldı, bu da Almanya'da huzurun korunabilmesi için yeni yasaların çıkarılmasına neden oldu. 1832'de siyasi amaçlı tüm dernekler yasaklandı. İşte bu toplumsal siyasi ortamda ve genel hatlarıyla iki karşıt doğrultuda ilerleyen edebiyata Vormärz Dönemi denilmiştir. Biedermeier ve Junges Deutschland akımlarının ortak noktasını oluşturur. Bu dönemde eser veren yazarların bir kısmı eski geleneği sürdürmeye çalışmışlarsa da onlarda çağın gerçeklerini gözardı etmeyip, bu çabadan vazgeçmişlerdir. Fakat hiçbir zaman biraraya gelerek bir grup oluşturmamış birlikte program yapmak istememişlerdir. Ayrı eserler vermişlerdir, ama yaratıcılıklarının ortak noktaları daha sonra onları aynı ad altında toplamıştır. Diğer yandan eski edebiyat tarihçileri, bunları genel olarak realizm akımı içerisinde değerlendirip, bu akımın ilk temsilcileri ya da realizm öncesindeki yazarlar, şairler olarak görüyordu. [değiştir] Alman Birliğine DoğruDevrim, sonra da Napolyon savaşları sırasında Almanya, Fransa tarafından fethedildi; bu, Alman halkında birlik ve milliyetçilik duygusu yarattı. Napolyon tarafından yenilgiye uğratılan Prusya, köklü askeri ve toplumsal reformlara giriştikten sonra Fransız İmparatorluğuna karşı yürütülen kurtuluş savaşında Alman devletlerinin başına geçti ve bunları 1813'te zafere ulaştırdı. Alman Konfederasyonu(1815-1866) (1814-1815)Viyana kongresi ile birlikte alman milliyetçiliğini savunanların hayalleri yıkılmış, bu kongre ile prenslerin ayrıcalıkları korunmuş ve Napolyon'un basitleştirilmiş siyasi yapısı (her biri büyük bir özerklikten yararlanan 38 devletten oluşmuş bir konfederasyon) korunmuş oldu.. Alman konfederasyonu, Habsburgların himayesi altına girdi,ama onursal bir başkanlık sözkonusuydu; Viyana'daki hükümdarlar artık Avusturya İmparatoru dışında bir ünvan üstleneceklerdi. Prusya 1834'te Alman devletlerinin çoğunluğunu bir arada toplayan gümrük birliğini oluşturmakla kalıp , geçici olarak arka plana çekildi. Viyana Kongresi'nin sonraki 30 yılında, Avusturya dışişleri bakanı Metternich tarafından temsil edilen tepki, Fransız devriminin esinlendiği liberal düşüncelerin ve milliyetçi ideolojinin giderek daha şiddetli eleştirilerine hedef oldu. Değişim talepleriyle birleşen ekonomik bunalım, 1848 devrimini hızlandırdı; devrim hemen hemen bütün Alman devletlerini liberal ödünler vermeye zorladı. Alman Birliğini sağlamak ve ülkeye bir anayasa kazandırmakla görevli ulusal bir kurultay olan Frankfurt diyetine, temsilciler seçildi. Bununla birlikte devrimci hareketin bağrındaki bölünmeler ve muhafazakar Prusya'nın inatçı muhalefeti (IV.Friedrich-Wilhelm birleşik Almanya'nın anayasal hükümdarı olmayı reddetti), devrimin 1849'da başarısızlığa uğramasıyla sonuçlandı. Almanya'nın Bismarck tarafından birleştirilmesi [değiştir] II. Alman İmparatorluğu (1871-1918)18 Ocak 1871’de kurulan Alman İmparatorluğu kitlelerden gelen milliyetçi duyguların değil, askeri zaferleri izleyen geleneksel diplomatik girişimlerin ürünüydü.Kuzey Alman Konfederasyonu’na üye devletlerin liderleriyle Bavyera,Baden, Hessen ve Württemberg’in hükümdarları arasında bir anlaşmaya varılmıştı.O tarihte Alman topraklarının ve nüfusunun yaklaşık beşte üçünü kapsayan Prusya, imparatorluğun I. Dünya Savaşı’nın ardından çöküşüne değin birliğin egemen gücü olarak kaldı. İmparatorluk oluştuğunda 540.857 km.’lik bir alanı kaplayan Almanya’nın nüfusu 1871-1914 arasında 41 milyondan 67 milyona çıktı. Nüfusun yüzde 63’ü Protestan, yüzde 36’sı Katolik,yüzde 1’i Yahudiydi.Polonyalı ,Danimarkalı ve Fransızlardan oluşan küçük azınlık grupların dışında nüfus tümüyle Germen kökenliydi.Kırsal nüfus yüzde 67 kadardı; gerisi kasaba ve kentlerde yaşıyordu.1820’lerde ve 1830’ larda çıkarılan zorunlu eğitim yasaları nedeniyle nüfusun neredeyse tümü okuryazardı.Alman İmparatorluğunun anayasası Kuzey Alman Konfederasyonu ‘ndan devralınmıştı.Bismarck’ın 1867’de hazırladığı bu anayasa Almanya’nın kırsal ağırlıklı yapısını ve Junker kökenli Bismarck’ın otoriter eğilimlerini yansıtıyordu.Biri halkı,öbürü 25 eyaleti temsil eden iki meclis vardı.Erkek yurttaşların gizli oyuyla seçilen İmparatorluk Meclisi 397 üyeliydi. Parlamentonun eyalet temsilcilerinden oluşan üst kanadı ise Bundesrat adını taşıyordu.1867 ve 1871’ de belirlenen seçim bölgeleri hiçbir zaman nüfustaki değişiklikleri yansıtacak biçimde değiştirilmedi. Dolayısıyla da kentleşme ilerledikçe kırsal kesimin meclisteki ağırlığı ülkedeki oranının çok üstüne çıktı. Kuramsal olarak alt meclis her yasayı geri çevirebilirdi,ama gerçekte yetkileri sınırlandırmıştı.Ayrıca bakanlar da meclis değil , imparator tarafından seçiliyor ve ona karşı sorumlu tutuluyorlardı.İmparatorluk bütün varlık süresince imparatorluğun siyasal sistemi arasındaki uyuşmazlığın etkisinde kaldı.Prusya’nın siyasal sistemi arasındaki uyuşmazlığın etkisinde kaldı.Prusya’da alt meclis üç sınıflı bir seçim sistemiyle belirleniyor,erkek nüfusun yüzde 15’ini oluşturan mülk sahipleri temsilcilerin yüzde 85’ini seçiyordu.Dolayısıyla tutucular Prusya’da her zaman çoğunluğu sağlayabiliyor, oysa imparatorluk sistemi merkez ve sol partilere büyüyen bir çoğunluk olanağı veriyordu.İmparator aynı zamanda Prusya kralıydı.İki kısa dönem dışında Prusya başbakanı da hep imparatorluk şansölyesi oldu.Bu durumda yürütme,iki ayrı mecliste çoğunluk sağlama gibi bir sorunla karşılaştı.Genellikle bürokrasi ya da asker kökenli olan politika deneyimleri yoktu. Bismarck kırsal nüfusun liberal eğilimli ilerici partiye değil, Muhafazakar ve Bağımsız Muhafazakar partilere oy vereceğini düşünerek erkekler için genel oy akını kabul etmiş , kurulacak yeni partilerini hesaba katmamıştı.Ama 1870’lerin başında Prusya’ da seçimlere katılmaya başlayan,Katolik inanç temelinde örgütlenmiş Merkez Partisi ve Alman Sosyal Partisi önemli oranda oy aldı.1871’de Bismarck Liberaller’le birleşerek Merkez Partisi’ni yok etmeye yönelik Kulturkampf ‘ı(kültür savaşını)başlattı.Katolik Kilisesi’ni hedef alan bir dizi yasa çıkarıldı; medeni nikah kabul edildi;papazların yer değiştirmesi yasaklandı;tarikatlar dağıtıldı.Tersine Katolik azınlığın bir siyasal partiye gereksinimleri olduğunu anlamalarına yaradı.1870’lerin olduğunu anlamalarına yaradı.1870’lerin Kulturkampf’tan vazgeçen Bismarck bu kez muhafazakar partiler ve Ulusal Liberallerin birçok üyesiyle birleşerek SPD’ye karşı bir kampanya başlattı.Hızla sanayileşen Almanya’da tehlikeli olabilecek bu partinin anayasa gereği seçimlere katılmasını önleyemediyse de ,1878-90 arasında yasadışı ilan edilmesine yol açan meclis çoğunluğunu sağladı.Pek çok sosyalist İsviçre’ye kaçtı.1880’lerde Bismarck işçileri sosyalizmden caydırmak için bazı sosyalgüvenlik hizmetleri sistemi kurdu.Ama Katolikler karşısında olduğu gibi,sosyalistler karşısında da başarısızlığa uğradı.1890 seçimlerinde Bismarck’ın deyimiyle ‘imparatorluk düşmanı’bu iki parti çok büyük kazançlar sağladı.Yeni imparator II. Wilhelm(1859-1941)74 yaşındaki başbakanın istifasını istedi. [değiştir] 1. Dünya Savaşı (1914-1918)II.Alman İmparatorluğu 1871 yılında Versailles'da kurulmuştur.İmparatorluğun başında Prusya kralı olan I.Wilhelm vardır.Parlementoya karşı verilen savaşta I.Wilhelm'in yanında,daha önce Alman Federal Meclisi Prusya temsilcisi olan Otto von Bismarck vardır ve Bismarck desteklerinden dolayı kral tarafından başbakanlığa atanmıştır. Napolyon'un tahttan indirilmesini fırsat bilen Almanlar Paris'i kuşattılar.1871 yılında komunist ayaklanması ortaya çıktı.Bu ayaklanmanın bastırılmasından sonra imzalanan barış antlaşmasıyla Elsass-Lotrigen bölgesi Almanya'ya bırakılmıştır ve Fransa yüklü miktarda tazminat ödemiştir. Bu dönemde Almanya Avrupa'nın üçüncü büyük gücü olarak görülüyordu.Fransa'dan Elsass-Lotrigen'in alınması üzerine bu ülke ile dostluk kurulamadığından Bismark Rusya'ya yönelmiştir. 1873 yılında ise Almanya, Rusya ve Avusturya arasında bir antlaşma imzalanmıştır.(Üç İmparator Antlaşması) Antlaşmanın üzerinden çok zaman geçmeden bu ülkeler arasında gerginlikler yaşanmaya başlamıştır.Rusya ve Avusturya arasında Balkanlarda yaşanan gerginlik gitgide artmaya başlamıştır. 1877 yılında Rusya ve Türkiye arasında Boğazlar yüzünden bir savaş ortaya çıkmıştır.Bu savaşta Fransa ve İngiltere Türklerin safındaydı.Bismarck ise arabulucu rolünü üstleniyordu.Bismarck'ın katkıları sonucu Rusya büyük Bulgaristan kurma isteğinden vazgeçti yerine küçük bir Bulgaristan kuruldu.İngiltere Kıbrıs'ı ele geçirdi ve Avusturya Bosna-Hersek'te söz sahibi olmaya devam etti. Almanya Avrupa'da büyük bir güç haline gelmiş ve Bismarck'ın istememesine rağmen emperyalist sömürge politikasına girmiştir. 1884 yılında Doğu Afrika'da sömürgeci politikaya başlamıştır.Fakat bu durum İngiltere ve Fransa'yı kendi menfaatleri açısından tehdit ediyordu. 1888 yılında I.Wilhelm ölà |